(Nasıl
diye çok sorduk. Acaba artık sebeplere insek. Niçin diye sorsak…)
"Niçin?
Tarih-Devlet-Ekonomi-Yönetim" isimli kitap Prof. Dr. İskender Öksüz'ün
üçüncü kitabıdır. 2013 yılında Bilge Kültür Sanat Yayınevi tarafından
basılmıştır.
***
“Halk”
ile “millet” arasındaki fark, tarih şuurudur. Halk, insan ömrüyle, taş çatlasa
20 yılla sınırlıdır. Tarih şuurudur ki halka, müşterek mirası, birliği anlatır.
Millettaşlara, asırlar, bin yıllar öncesinden akıp gelen ve gelecekteki bin
yıllara doğru akıp giden büyük sevgi ve hatıra nehrinin bir damlası olduğunu
hissettirir. Yalnız geçmişle bugünü birleştirmez. Yarınlarının düşünülmesini,
planlamasını sağlayan da tarih şuurudur. Halk asırlar öncesinden gelip asırlar,
asırlar sonrasına akmaz. Halk zaman boyutuna sahipse ve ancak o takdirde millet
olur. Bir toplumdan halk adına büyük fedakârlık isteyemezsiniz. Millet adına
isteyebilirsiniz. Millet hem dedelerdir hem torunlardır. Millet hem geçmiştir
hem de gelecektir.
***
Çağdaş
devletin, ortak yüksek dilden sonra milletine ilk vermesi gereken donanım tarih
şuurudur.
Tarih
şuurunun, anlatılması basit ama verilmesi -Türkiye tecrübesinden açıkça
gördüğümüz gibi- pek kolay değil. Hayret verici gerçek de şu: Tarih şuurunun
önündeki en büyük engel, tarihi günlük politik siparişlere göre
düzenleyebileceklerini sananlardır. Onların bilgisiz, bilinçsiz müdahaleleri
millî birliğin, millî devletin önündeki büyük engellerden biridir.
***
Tarih
şuuru, bizim vermeye çalıştığımız gibi siyasî tarih öğreniminden ibaret
değildir. Kusursuz süpermenlerle, kara giysili kötü adamların hikâyesi de
değildir. Sadece başarılardan, zaferlerden ibaret değildir. Zaferlerdir ama
aynı zamanda yenilgilerdir. Başarılardır ama aynı zamanda felâketlerdir. Yalnız
şan şeref değil aynı zamanda ıstıraptır, acıdır. Tarih şuuru bürokrasi
değildir; insandır.
***
Dil
nedir ki? Eşyaya verilen isimler değil mi? Dolayısıyla bütün diller eşittir.
Birinde “gök” dediğimize diğerinde “sema”, bir başkasında “sky” deriz olur
biter. Dil üzerinde onca hassasiyet niye. Çok sıkışırsak tercüman tutarız. Biz
“gök” deyince tercüman “sky” der; onlar “sky” dediğinde tercüman bize dönüp “gök”
der, işte bu!
Nitekim
ceddimiz Osmanlı birçok dili birlikte kullanmıyor muydu?
Hayır
kullanmıyordu! Yılmaz Öztuna, Mısır’da bir Arap memurun, yine Arap olan âmirine
Arapça bir dilekçe vermesinin nasıl orta boy bir krize yol açtığını anlatır. “Sen
nasıl Devlet-i Aliyye’nin dilinden başka bir dille dilekçe verirsin!” diye. İlk
Osmanlı Anayasası’nda da dil konusu açıktır: Devletin dili Türkçedir. Türkçe
bilmeyen devlet memuriyetinde istihdam edilemez. Dışişleri’nin yazışmalarına
veya meselâ Sultan Fatih Mehmed Han’ın yeni tebaası Rumlara hitaben
hazırlattığı Rumca fermana bakıp devleti çok dilli sananlar yanılır.
***
Dil,
insanı insan yapan unsurdur. Buna bir de yazıyı, edebiyatı ve bunlarla yazılan
tarihi, töreyi, yani nizamı, kanunları eklerseniz topluma, sonra da millete
varırsınız. Bunları çıkarırsanız, milleti ve toplumu kaybeder, etnisiteler ve
ırklar- bu “ırk” lâfı her ne demekse- seviyesine düşersiniz.
Çünkü
dil insanları birleştirdiği gibi böler de. Devlet için, bağlamdan bağımsız bir
dil gerektiği gibi, böyle bir dil için de devlet gerekmektedir. Dil olmayınca
devlet, devlet olmayınca dil olmuyor.
***
Şiveleri
birleştirip nasıl tekrar dil hâline getirirsiniz sorusunun cevabı ile
insanların ırklara bölünmesini nasıl önlersiniz sorusunun cevabı aynıdır.
Genetik kaymaya ne sebep oluyor? Grupların birbirleriyle temasının kesilmesi. O
hâlde insanları bir araya toplar ve sık temas ettirirseniz; kız alıp vermeleri
hızlandırırsanız genetik kayma olmaz.
Şivelerin
şivelikten çıkıp dil hâline gelmesi için de insanların bir arada konuşmalarını
ve yazışmalarını sağlamanız gerekir. Bu fonksiyonu yerine getiren kuruma devlet
diyoruz. Dil milleti, millet devleti, devlet de dili meydana getiriyor ve daire
kapanıyor. Bunlar böyle sırayla ve çember hâlinde değil, aynı anda, biri
diğerini yükselterek oluşuyor.
***
Nelerden
kurtulmamız lazım bir bakalım: Bir kere şu Orhun Yazıtları’ndan, orada
kendilerine ‘Türk’ demelerinden filan kurtulmalıyız. Hani “üstte gök çökmese,
altta yer delinmese ey Türk milleti senin ilini, töreni kim bozabilir” diyen
adamlar var ya, onlardan. Zaten oradaki “Türk” ses benzerliğinden ibarettir.
“İl” devlet falan demek değildir. Kasabadan büyük bir yerdir. Töre de
aşiretlerin genç kadınları öldürmesine verilen isimdir. Kaldı ki bunları
yazanların Müslüman olmadıklarına dair deliller vardır. Mademki bizi
birbirimize bağlayan asıl kuvvet Müslümanlıktır, o hâlde bunlar bizim
milletimizden değildir.
Sonra
Oğuz Destanı, Manas Destanı falan, adı üstünde destandır, gerçek değildir.
On
birinci asırda devlet ve yönetim felsefesi kitabı Kutadgu Bilig’i yazan Yusuf
Has Hacib’in “milletimiz”den olmadığı doğum yerinden bellidir. Balasagun’da
doğmuş. Milletimizden olsa buralarda bir yerlerde, mesela Siirt veya
Filistin’de doğardı.
Dede
Korkut kitabı da öyle… Dede Korkut’un nerede doğduğu, hatta doğup doğmadığı
bile belli değil. Zaten Dede Korkut Azerbaycanlı. Azerbaycanlı değilse de
Türkmen veya Özbek. Bunların bizim “milletimiz” ile ne ilgisi var? Deli
Dumrul’a mı inanacaksınız, zamanımızın âlimlerine mi?
Gazneli
Mahmud? Gazre nire, buraları nire? Olsa olsa Moğol’dur. Onun “Allah Türkleri
yüceltti” dediği de “bizim milletimiz” değildir. Oradakilerin milletidir.
Peygambere resul demeyip “yalvaç” dediği için Müslümanlığından bile şüphe
edilmelidir.
***
“Bir
halkı yok etmek için atılacak ilk adım hafızasını silmektir. Kitaplarını tahrip
edin, kültürünü ve tarihini tahrip edin. Sonra birilerine yeni kitaplar
yazdırtın, yeni bir kültür imal edin, yeni bir tarih icat edin. Kısa bir zaman
sonra millet kim olduğunu ve bir zamanlar ne olduğunu unutmaya başlayacaktır. O
milletin çevresindeki dünya ise o milletten daha da çabuk unutacaktır.”(Milan Hubli)
***
Etiler’in
ve burada Adem Baba’nın da Türk olduğunu ispat çabaları ne kadar komikse, Türk
diye bir millet olmadığını, o milletin bin yıldır Türkiye denilen bu ülkede
hükümran olmadığını iddia etmek de o kadar komik. Olmayan bir milleti var etmek
ne kadar zorsa olan bir milleti yok etmek de o kadar yokuş yukarı bir çaba.
Türkmen’i, Kürt’ü, Çerkez’i ile ve en büyük çoğunluk olan, etnisitesini artık
hatırlamayan, etnisite umrunda bile olmayan çağdaş halkıyla bu millet bu
topraklarda hükümrandır, ilelebet öyle kalacaktır. Adı da Türk milletidir; adı
yok bir millet değildir. Onun bin yıllık hükümranlığını yok etmek veya ona
ortak olma hayalleri kuranların sonu hüsrandır.
Adalardan
bir yâr gelmez bizlere!
***
Başarısızlıklarımızın
arkasında da hazıra konma var… Dünyayı, çevremizi, olup biteni gerektiği
şekilde öğrenip iki elimiz ve bize verilen akılla doğruyu bulmaya çalışmak
yerine, doğruyu bir otoriteden kopyalayıp, uyduğu kadarıyla, önümüzde
bulduğumuz probleme tatbike çalışmak var. Bu otorite bazen yanlış fakat kadim
bir harita, bazen uzak veya yakın ceddimiz, bazen yıldızlar ve müneccimler ve
son zamanlarda da Batı’dır. Ceddimizi küçümsemek, yok saymak ne kadar yanlışsa,
ceddimizin eserleriyle hazıra konmaya çalışmak da o kadar yanlış. Bu iki yanlış
birbirimizin zıddı değil, simetriğidir. Bunları yapanlar muhalif değil paralel
kafalardır.
***
Zeki
insan hayat boyu elde ettiği başarı ve başarısızlıkları hafızasında tutar. Buna
tecrübe diyoruz. Fakat bu yeterli değildir. Akıllı insan başkalarının başarı ve
başarısızlıklarından da ders almıştır. Hafıza: Kendi hafızası, geçmiş
nesillerin hafızası, insanlığın hafızası… Muhafazakârlık, zaman ve mekânı
kavrayan bu hafızayı edinmek ve ona dayanmaktır.
***
“Devlet
kimin içindir?” sorusunun cevabı “millet için” dir. Bunun tersi değil. Millet
devlet için değildir.
Devlet
millet için dedikten sonra, karşımıza hemen ikinci bir soru çıkar: Peki millet
için ne yapmalıdır devlet? Devletin varlık sebebi nedir?
Milletin
refahını sağlamak… Ülkede adaleti sağlamak… Milletin güvenliğini sağlamak… Bu
liste uzatılabilir. Fakat uzun ve her konuyu birbirinden bağımsızmış gibi ele
alan bir liste düşünceye sağlam bir temel oluşturmaz. Böyle bir listede
sayılanların hiyerarşisi üzerinde tartışma çıkar. Önce refah mı, adalet mi?
Güvenlik çok mu önemli? Refahla çelişebilir mi? (Top mu, tereyağı mı?) Ya
hukuk?.. Acaba unuttuğumuz başka maddeler var mı? Eğitim?
Yukarıdakilerin
birbirini kuvvetle etkiledikleri hemen hissedilebilir. Çünkü bunların hepsi
aslında tek cümleyle ifade edilebilecek bir görevin, bir misyonun zorunlu
uygulama listesidir: Milletin bekasını sağlamak.
***
2006’da
vefat eden, liberal ekonominin ve para teorisinin zirvesi Milton Friedman, bu
tespiti şöyle anlatıyor: “(Sovyet bloğundan yeni ayrılmış ülkelere) ‘özelleştirin, özelleştirin, özelleştirin’
diyordum. Yanılmışım. Şimdi anlaşılıyor ki kanun hâkimiyeti, özelleştirmeden
daha temel bir meseleymiş.”
***
Devletin
olmazsa olmaz üç görevinde hiç kimsenin şüphesi yok. Batı’da birkaç yüz yıldır,
bizde ise bin yıldır: Adalet, iç güvenli ve dış güvenlik. İsterseniz bunlara
adalet mekanizması, emniyet ve ordu diyebilirsiniz. Problem şurada ki, bu
fonksiyonlar “var” veya “yok” diyebileceğimiz basit bir kontrol listesinden
ibaret değildir. Dünyada “ben adalete karışmıyorum, ne hâliniz varsa görün”
diyen bir devlet yok, fakat kararın hangi tarafın daha çok rüşvet verdiğine
göre belirlendiği bir “adalet’’e sahip “devlet’’ler var. Devleti güçlü veya
zayıf kılan, bu kurumların etkinliği.
***
Bir
zamanların sloganlarını hatırlıyorum: “Millî devlet, güçlü iktidar!” Meğer
doğrusu, “Güçlü devlet, millî iktidar!” imiş.
***
Müfettişleri
kim teftiş edecek? Teşkilatların zor sorusu bu… En eski devletlerden Çin, doğru
dürüst devlet olmanın gereğini yerine getirip, ülkenin köşesine, bucağına,
merkezde eğitilmiş yöneticiler tayin eder. Bu yöneticiler kimsenin oğlu, yeğeni
falan değildir. 2000 yıl öncesinin KPSS’si olan bir sınavla seçilmektedirler.
Fakat sistemde aşağıdan yukarı işleyen bir hesap verme mekanizması
bulunmadığından yolsuzluk, rüşvet gırla gider…
İmparator
bunları kontrol için çareyi bir gizli örgütte bulur. Devlet teşkilatına paralel
bir iç casus teşkilatı. Ming Hanedanı’nın sonuna doğru, yani 17. asırda, bu
teşkilatta yüz bin hafiye istihdam edilmektedir.
Bu
hafiyelerden başarılı olup, iyi ispiyonculuk yapanlar kariyerlerinin bir
noktasında saraya alınır ve merkezî idarede yükselirler. Vezir, hatta
veziriazam statüsü elde ederler.
Fakat
sayı yüzbinlere tırmanınca casuslar da fire vermeye başlar. Az önceki problem:
Müfettişleri kim teftiş edecek? Casuslara kim casusluk yapacak? Yoldan
çıkanları cezalandırmak için Çin sarayında bir “Hadım Edeplendirme Bürosu”
ihdas edilir.
Evet
‘hadım’! Çünkü bu yüz binlik casus teşkilatının tamamı, yani Çin’in en, en üst
yönetimi hadımdır. Niçin? Bugünkü Çin nüfusunu asırlar önce tahmin edip,
üremeyi sınırlamak için mi? Çapkınlık yapıp İnternet’e düşmesinler diye mi?*
Hiçbiri değil. Servet biriktirip çocuklarına, ailelerine haksız zenginlik
sağlamasınlar, o biriken servete dayanan güçlü sülaleler kurmasınlar diye.
*Gerçekten
bugün partilerimizin bazıları da teşkilat içine casuslar yerleştiriyor ve sonra
başarılı casusları merkeze alıp terfi ettiriyor. Fizikî olarak hadım etmiyor
ama “parti disiplini” ile aklına geleni söylemesini de temin ediyor. Bu da
başka bir hadım etme tarzı.
***
Şimdi
bazı soruların zamanıdır. Osmanlı sistemi benzersiz bir sistem. Burası açık.
Demek ki, bir tarihte insanlarımız, daha önce mevcut olmamış, akla gelmemiş bir
düzeni tasarlamışlar ve uygulamışlar. Bunu sadece ekonomide değil, hareketli
sahra topçusundan dev sur yıkan toplara, karadan giden gemilere kadar
düzinelerce örnekte görebiliriz. Demek ki o tarihlerde gelenekçilik ilkesi
henüz cari değilmiş! Demek ki ilk Osmanlılar, ‘’kadimden olagelen’’i yapmaya
kalksalarmış, Osmanlı hiç olmayacak imiş.
“İleri
görüş” nadirdir. Geleceği imkânsız derecesinde nadirdir. Fakat “şundan dolayı
şöyle oldu, böyle yapsalardı daha iyi olurdu” gibi geçmişe dair ukalalıklarda
beliren “geri dönüş’’ son derece başarılıdır!
Bu
kaydı koyduktan sonra, bir geri dönüş ukalalığı da ben yapayım: Başarılı
fertlerde de, başarılı şirketlerde de ve sırf Osmanlı örneğinde bile belli
olduğu üzere devletlerde de bir başarı hastalığı vardır: Başarılı olan,
kendisini başarıya götüren metoda sıkı sıkıya bağlanır. Etrafındaki
başarısızlıkların yapıp ettiklerine dikkat etme gereğini hissetmez. Hâlbuki
şartlar değişmiştir. Eski şartlarda kendisini başarıya götüren davranışlar yeni
şartlarda artık o kadar etkili değildir, hatta ters tepmektedir!
***
Yenilenler
genellikle mazeret sahibidir. Hakem karşı tarafı tutturmuştur. Saha kaygandır.
Bir satranç üstadının sözünü hatırlıyorum, “Ben satrançta bugüne kadar sağlığı
tamam bir mağlup görmedim!”
“Batılılar
bizi kandırmaktadır.” Bu iddiaya inanmak, aslında bizim Batılılardan aptal
olduğumuza inanmakla eşdeğerdir.
“Bizi
sömürüyorlar.” Niçin kendinizi sömürtüyorsunuz? Yoksa gerçekten aklı
ermeyen geri ırklar mısınız?
Biz
ahlâklıyız, onlar ahlâksız da ondan… Bir kere bu söylemde de biraz “saflık”
gizlidir ve dolayısıyla aptallığı kabulleniş vardır. Demek ki ahlâklıların
dünyada pek de şansı yok. Asıl acı olan, “ahlâk”ı sadece cinsî anlamda
almazsanız, bugünkü Müslüman ve Batı toplumlarının ahlâk mukayesesinde
Müslümanların epey geride olduğudur. Dolandırıcılıkta, rüşvette, yalanda,
gıybette, arkadan vurmada, ahde vefasızlıkta Batılılardan geri değiliz,
ileriyiz. Herhangi bir Müslüman iş adamına sorun, “Hristiyan’la mı Müslüman’la
mı iş yapmayı tercih edersin?” diye. Cevap çok büyük çoğunlukla birincisini
işaret edecektir. Doğrusu şudur ki, geri kalınınca o fakirlik içinde toplum da
çözülmüştür ve “aşağılık toplum” iddiası kendi kendini gerçekleştiren kehanet
hâline gelmiştir.
***
1997
tarihli kitapta Diamond daha uzak geçmişe gidiyor ve işin son birkaç asırda
değil, son on bin yılda bağlandığını söylüyordu. Sebep de coğrafya ve biyoloji
ile ilgili idi; sosyoloji ve ırkla değil. Düşey kıtalar tarımın yayılmasına
imkân tanımazdı. Mısır’da başlayacak tarım Afrika’da güneye doğru yayılamazdı,
çünkü iklim değişirdi. Meksika’da başlayacak tarım, Kanada’ya doğru yola
çıkamazdı. Fakat Avrasya’nın ortalarından başlayan tarım bir uçta Çin’e, diğer
uçta Fransa’ya kolayca yayılırdı. Avrasya ehlîleştirilebilecek hayvan açısından
çok zengindi. İki Amerika kıtasında ne at vardı, ne de koyun… Farklı imkânlar
Avrasya’da tarımı önce başlattı. Tarım yerleşik hayata yol açtı. Yerleşik hayat
mikroplara ve salgınlara. Salgınlar çok cana mal oldu ama hayatta kalanlara da
salgın görmemiş topluluklara göre bir avantaj sağladı. Salgınlardan hayatta
kalanların çocukları birçok mikroba karşı bağışıklık kazanmıştı. Bu
bağışıklıklar Amerika’ya çıktı ve onlar daha yerlilerin yüzünü görmeden
getirdikleri mikroplar jenoside başladı. İşin geri kalanını da İspanyol ve
İngiliz çelik tüfeği tamamladı. Katledilmeyenler köleleştirildi.
***
Bu
“fetret”, bu keşmekeş, birçoklarına göre Avrupa’nın yükselişinin çekirdeğini
içinde taşımaktaydı. Bu yıllar Rönesans’ın, Reform’un, matbaanın, Kolomb’un,
Magellan’ın yıllarıdır. Avrupa bu saydığımız yeniliklere dayanarak atağa
kalktı. Rosenberg ve Birdzell daha sonra da Diamond’a göre (bundan sonra kısaca
“RDB” diyeceğim) bu atılımların her biri ancak bu derece siyasî dağınıklığa
sahip, bu derece başıboş bir kıtada gerçekleşebilirdi.
Onlar
karşısında Türkleri “yenilmez Türk” yapan unufaklık, merkezî otorite altında
gerçekleşmesi pek güç birçok yeniliğin Avrupa’da denenmesinin önünü açtı. Bu
denemelerde sonuç başarılıysa, hemen başkaları da taklit etti, uyguladı.
Başarısızlar tarihe gömüldü. Bir bakıma “en iyinin hayatta kalması-ıstıfa
vetiresi” işledi.
Doğu’nun
büyük imparatorluklarında ise, bir şeyin yapılıp yapılmamasına fertler karar
veremiyordu. “Yap!”, “yapma!” kararı merkezden çıkıyordu ve çoğunlukla “yapma!”
yönündeydi. Osmanlı’nın ‘’başarı hastalığı’’ tam da budur. Bidata yüz vermemek.
Kaldı ki, yeni bir şeylerin denenmesi, deneyene de bir fayda sağlamazdı.
***
Yazının
icadı, matbaanın icadı, nihayet çağdaş medya ve en sonunda İnternet. Bunların
insanlığın tarih çağlarındaki atılımlarının kilit noktaları olduğu açıktır.
Gutenberg’in
matbaasının ekonomik, hatta siyasî üstünlük sağladığı görülünce icat saman
alevi gibi yayıldı. Gutenberg’in buluşu 1436 tarihini taşır. Hâlbuki Çin’de
matbaa 9. asırdan beri kullanılmaktaydı. Fakat orada baskı tekniği, hiçbir
zaman Avrupa’daki gibi bilginin ve değişimin yayılmasında bir araç olamadı.
Sebebi, yer yer temas ettiğim bir idare anlayışı… Çin’de hanedanlar değişse de
bürokratlar bir sınav sistemi ile işe alınıyor, sınavla terfi ediyordu. Sınav
Çin’in klasik Konfüçyüs bilgileri üzerine kurulmuştu. Bu bilgilerin “doğru”
yorumu da devletçe belirlenirdi. Matbaa bu bilgiler dışında bir şeylerin
–meselâ Budizm’in- yayılma potansiyeli demekti. Veya, bu bilgilerin farklı
şekilde yorumlanması. Bu “tehlike” asırlar boyu engellendi ve matbaa hiçbir
zaman Batı’da Protestanlığın yayılmasındaki rol gibi bir rol oynamadı.
***
Zenginlik
devletçe yaratılmamaktadır. Zenginlik, kazanmak isteyen fertler ve o fertlerden
oluşan ortaklıklar, yani şirketler vasıtasıyla yaratılmaktadır. İnsanlar “kendi
işlerini, kendileri için” yapmaktadır. Başkasının –devletin- işini kendileri
için değil. Devlet, kendileri için çalışan fertlerin eşit şartlarda rekabet
etmesini, edindikleri mal ve mülkün eşkıya ve dolandırıcılar tarafından
ellerinden alınmamasını, kişiler arasındaki kontratlara riayeti temin edecek
kanun hâkimiyetini ve güvenliği sağlamaktadır. Bu güvenlik ve hâkimiyet ne
kadar sağlam ve tavizsiz olursa fertler de o kadar verimli olmaktadır.
Hâlbuki
şâhsi servet, daha önce de temas ettiğim gibi, bizim toplumumuzda daima
şüpheyle karşılanmıştır. Devlet şâhsi servetleri her zaman “müsadere” edebilir.
Ticaret ve sanayi azınlıkların işidir. Para kazanmak isteyen devlet hizmetine
girer. İsterseniz günümüz için buna, “siyasete atılır”ı da ekleyebilirsiniz.
Zengin ülkelerde para kazanmak isteyen iş hayatına, güç kazanmak isteyen
siyasete atılır. Bizde bu formülün tam da böyle işlediği söylenemez. Para
kazanmak için siyasete atılanlarımız az değildir. Simetriyi bozmamak için olsa
gerek, iş adamlarının da bazen birinci hedefinin siyasî güç olduğunu görüyoruz.
***
Türkiye’de
yakın tarihin en sert mücadelesinin yaşandığı 1968-1980 döneminde şöyle bir
anlayış hâkimdi: ”Komünistlerin güçlü bir ekonomi doktrini var. Onların
karşısındakilerin ise yok!’’. Buna komünistler de komünist olmayanlar da
inanırdı. Bu yazının başlığı veya “milliyetçi” kelimesi ile “ekonomi”
kelimesinin yan yana kullanıldığı herhangi bir başlık, özellikle milliyetçi
gençlik çevresinde size derhâl “en çok satan” kılardı.
Milliyetçiliğin
ekonomik doktrini belli değildi ama yazılacak bir doktrinin sağlaması gereken
şartlar belli idi: Kapitalist olmamalıydı. Çünkü biz kapitalizme karşıydık.
Komünist olmamalıydı, çünkü biz, muhakkak ki, ona da karşıydık. Fakat bir an
önce yazılmalıydı. Bu kesindi. Çünkü bir sayfada, bir nutukta anlatılacak bir
ekonomik doktrine acilen ihtiyacımız vardı.
***
Roma
İmparatorluğu’nun yıkılışı ile İspanyol, İngiliz ve diğer imparatorlukların
kuruluşu arasındaki bir yol kazasına benzeyen feodalite ve şehir devletleri,
insanlık tarihinde ilk kez şunu gösterdi: Tek tek insanlar, ekonomik
faaliyette, bürokrasilerden daha iyidir. Bu tek tek insanların kendi çıkarları
için giriştikleri teşebbüsler engellenmezse, ülke daha güçlü ve daha zengin
olur.
***
16.asırda
bu fikirlere de gülünürdü. Ne demek? Narh konulmazsa malların fiyatını kim
belirleyecekti? Her isteyen her istediğini yaparsa keşmekeş çıkmaz mıydı? İpini
koparan icat çıkarmaya, bi’dat çıkarmaya kalkmaz mıydı?
İşte
o ipini koparanların yaptığı icatlar ve bi’datlardır ki iki asır sonra bütün
dünyaya hükmeden gücü doğurdu; dünyanın geri kalanının çoğunu sömürgesi haline
getirdi.
Tekrar
edelim: İki unsur bu toz duman arasında öne çıkıyor. O iki unsurla problemin
büyük kısmını anlayabiliyoruz. Biri sahiplik,
yani insanların “kendi işi” kavramı.
Diğeri de piyasa veya Pazar.
***
Yirminci
asrın en büyük iktisatçısı sayılan Milton Friedman’ın, “kimin parasını kimin
için” harcadığının tasnifini yapan matrisi meşhurdur. Kim, kimin parasını, kim
için harcarsa nasıl davranır?
Kendisi
için
|
Başkası
için
|
|
Kendi
parasını
|
I
|
II
|
Başkasının
parası
|
III
|
IV
|
Friedman
anlatır:
I. Kendi parasını kendisi için harcayan, hem aldığının en ucuz olmasına hem de en kaliteli olmasına dikkat eder. En ucuza, en kaliteli… Üretirken buna ‘’verimlilik’’diyoruz.
II. Kendi parasını başkası için harcayan, aldığının fiyatına dikkat eder ama kalite fiyattan sonra gelir. Friedman, buna örnek olarak birisine hediye almayı gösterir…
III. Başkasının parasını kendisi için harcayan mutlu kişi, fiyata pek dikkat etmez ama aldığı ürünün kalitesi önemlidir. ”Para önemli değil” düsturu genellikle bu hâlden kaynaklanır.
IV. Başkasının parasını başkası için harcayan ne fiyata nede kaliteye dikkat etmek zorundadır. Friedman, “İşte”der, “bu devlet bürokratının davranışıdır!”.
I. Kendi parasını kendisi için harcayan, hem aldığının en ucuz olmasına hem de en kaliteli olmasına dikkat eder. En ucuza, en kaliteli… Üretirken buna ‘’verimlilik’’diyoruz.
II. Kendi parasını başkası için harcayan, aldığının fiyatına dikkat eder ama kalite fiyattan sonra gelir. Friedman, buna örnek olarak birisine hediye almayı gösterir…
III. Başkasının parasını kendisi için harcayan mutlu kişi, fiyata pek dikkat etmez ama aldığı ürünün kalitesi önemlidir. ”Para önemli değil” düsturu genellikle bu hâlden kaynaklanır.
IV. Başkasının parasını başkası için harcayan ne fiyata nede kaliteye dikkat etmek zorundadır. Friedman, “İşte”der, “bu devlet bürokratının davranışıdır!”.
***
Şimdi
Friedman’ın yapmadığı bir matris kuralım. Harcanan şey para değil, emek ve
dikkat olsun. “Kimin için?” sorusunu aynen koruyalım: İnsanlar emek ve
dikkatlerini nasıl harcarlar?
Kendi
işi için
|
Başkasının
işi için
|
|
Kendi
emek ve dikkatini
|
I
|
II
|
Başkasının
emek ve dikkatini
|
III
|
IV
|
I. Kendi emeğini kendisi için harcayan, en yüksek verime odaklıdır. Kendi işinde çalışan gecesini gündüzüne katar… Kendi emeğini ve dikkatini kendi işine harcarken bir de rakipleri varsa, aslında “velinimeti”ne, yani müşterisine odaklanmak gerektiğini hızla anlar: Müşteri rakiplerini değil onu tercih etmelidir. Bunu sağlamak için hem müşteriyi baş tacı edecek, hem de ürettiği mal ve hizmetin rakiplerininkinden daha kaliteli olması için elinden geleni yapacak; yenilikler düşünüp uygulamaya çalışacaktır.
II. “Kendi emeğini başkası için harcamak”, kamu veya özel fark etmez, emeğin yabancılaşma tehlikesi bulunan konumdur. Başkası için, yani patronu için çalışan, patronu mutlu etmeye, fakat bunu yaparken çok da yorulmamaya çalışır. Dikkati öncelikle patronu-âmiri üzerindedir.
III. Başkasının emeğini kendi için kullanan, patron veya âmirdir. II’deki kişiyle III arasında âmir-memur ilişkisi vardır. Bu pozisyonun da dikkati müşteri üzerindedir. Bir hedefi de, yönettiği insanların da aynı noktaya odaklanmasıdır. Kendi verdiği emek de, I’deki gibi yoğundur. Fakat çalıştırdıkları II konumunda bulunduğu için I’deki kadar yüksek verim elde edemez. Çağdaş yönetim biliminde organizasyon teorisinin bütün gayreti, II konumundaki insanları I’deki gibi davrandırmak, yani herkesi kendi işinin sahibi hâline sokmaktır. Marks’ın kulakları çınlasın!
IV. Başkasının emeğini başkası için harcayan, özel sektörde orta kademe yöneticisidir. Devlet sektöründe ise bütün yönetim kademelerindeki yöneticilerdir. İyi yönetilmeyen bir yapıda, bu konumunda dikkati, II gibi, patronunun üzerindedir. Sarf ettiği emeği mümkün olan en düşük seviyede tutmaya gayret eder. Devlette çalışanlara en sık sorulan sorulardan biri, ‘’Nasıl? İşin rahat mı?’’ sorusudur.
***
O
değil, bu değil… Peki, nedir milliyetçiliğin ekonomisi?
Milliyetçiliğin
ekonomik teorisi diye bir şey yoktur. Çünkü milliyetçiliğin metodu, bilimin
bizzat kendisidir. Fakat milliyetçiliğin ekonomiden beklentisi vardır: Milletin
bekası için çok üretim, yüksek rekabet edebilirlik, mutlu bir toplum ve güçlü
bir milli devlet. Bunlar olmazsa, “beylik” gitmektedir. Emperyalizmin, “ben
üstünüm, çünkü benim kültürüm üstün” iddiasına ancak bunlarla karşı
konulabilir.
Milliyetçiliğin
ekonomisi ekonomiden ibarettir. Tıpkı Patero’nun dediği gibi, “Ekonomide
ideolojiler yoktur; sadece ekonomi bilenlerle bilmeyenler vardır”. Pareto’ya
bir şey ekleyebiliriz: Ekonomide “bilenler”in de her şeyi bilmediklerini… Bu
hemen bütün bilimler için doğrudur ama en karmaşık problemleri çözmeye çalışan
sosyal bilimler ve bu arada ekonomi için daha da doğrudur.
***
Türkiye’de
devletin güçlü, etkin ve hızlı olmadığını neye bakarak söylüyoruz? Şimdi
sayacaklarım hastalığın belirtileridir ve “Devlet-Niçin?” bölümündeki
tespitlerin ayrıntılandırılmış hâlidir:
· Gelişmiş ülkelerde insanlar, kanundan sapanları, “seninle mahkemede görüşürüz’” diye uyarır. Türkiye’de “istersen mahkemeye git”, hukuk sisteminin tahammül edilemez derecede yavaş çalışmasının hastalık belirtisidir. İş dünyasının kontrat kadar önemli unsuru “borç senedi” işlemez hâle gelmiştir. Karşılıksız çek dolandırıcılık sayıldığından ödenmemesi hâlinde daha ağır ceza tehdidi bulunduğu için senet yerine kullanılan “vadeli çek”, Türkiye’ye has bir hastalıktır.
· Gelişmiş ülkelerde insanlar, kanundan sapanları, “seninle mahkemede görüşürüz’” diye uyarır. Türkiye’de “istersen mahkemeye git”, hukuk sisteminin tahammül edilemez derecede yavaş çalışmasının hastalık belirtisidir. İş dünyasının kontrat kadar önemli unsuru “borç senedi” işlemez hâle gelmiştir. Karşılıksız çek dolandırıcılık sayıldığından ödenmemesi hâlinde daha ağır ceza tehdidi bulunduğu için senet yerine kullanılan “vadeli çek”, Türkiye’ye has bir hastalıktır.
· Türk ekonomisinin yarıya yakını “kayıt dışı”dır. Devlet ihtiyacı olan gelire ulaşamadığı için vergi verenleri, zorunlu sigorta ödemelerini yapanları cezalandırır, vermeyenler haksız rekabet gücü kazanır.
· Kaçakçılık da gümrükte yolsuzluk da yaygındır. Bu da hem mîlli çıkarların kaybına hem de mevzuata uyanların bozuk piyasada rekabet edememelerine yol açar.
· Vergilendirme sağlıklı yapılamadığı için devlet, dolaylı vergilere (enerjide, iletişimde vs.) ağırlık verir. Bu üretim maliyetlerini arttırır, ülkenin dünyayla rekabet gücünü tahrip eder.
· Türkiye, uygulanmayan kanunlar diyarıdır. Belki ekonomi anlamında küçük, fakat hastalığın belirtisi olma anlamında örnekler trafik düzenimizde; korsan yayıncılıkta açıkça görülür.
· Siyasî ve bürokratik gücün desteği ile başarı sağlanması, yani yolsuzlukta, yakın kayırmada Türkiye, uluslararası ölçme sistemlerinde hâlâ en şaibeli ülkeler arasındaki yerini korumaktadır.
Türkiye’nin
yönetimine talip olanlardan, bu gibi problemleri nasıl ve hangi vadede
çözeceklerini açıklamalarını istemek, bunları yapıp yapmadıklarını izlemek
hakkımız; bu ülkenin sahipleri olarak görevimizdir.
****
Milliyetçilik
hürriyetçidir, çünkü milletin güçlenmesinin yolu bundan geçiyor. Bu sonucu bize
bilim, yani yaşananların gözlenmesi gösteriyor. Yarın gerçekler, farklı bir
modelin daha geniş refaha, daha güçlü bir ekonomiye ve daha mutlu bir topluma
götürdüğünü ispatlar hâle gelirse ona döneriz. Fakat gerçekler buna pek ihtimal
verdirmiyor. Ne zamandan beri? Bir epeydir.
***
Hizmet
sektörünün düşünmeden çalışan insanlarla başarılı olması zordur. Size telefon
açıp bir şeyler satmaya veya telefonla destek hizmeti vermeye çalışanlar konuyu
ve işi benimsememişlerse, dolayısıyla düşünmüyorlarsa, ellerindeki senaryodan
biraz saptığınızda şaşırırlar. Bunun hizmeti alan için ne kadar menfi bir
deneyim olduğunu bizzat tecrübe etmişsinizdir. Sektör bilgi ağırlıklıysa bu
şaşırma tam anlamıyla vahim hâle gelir. İletişim kuramadığınız bir doktor, bir
avukat, bir bankacı düşünün! Veya bir devlet memuru, bir polis, vergi memuru,
savcı, hâkim.
***
İş
baştan, kuruluştan başlıyor. İster dükkân, ister şirket, ister bakanlık, ister
devlet kurun.
Önce
temel değerleriniz üzerinde fikir birliğine varacaksınız. Çünkü insanların kol
ve bacaklarından başka beyinleri olduğu da malumdur; fakat en son keşif,
gönüllerinin de varlığıdır. O yüzden işe değerlerle başlanır.
Sonra
oturup, bütün mensuplarınızla şu sorunun cevabını bulmaya çalışırsınız: Biz,
kimin için ne yapıyoruz? Bu sorunun başka türlüsü, “Biz neye yararız?”dır. Siz
neye yararsınız? Siz, kimin için ne yaparsınız? Buna kurumun “misyon”u deniyor.
Adam gibi kurumlarda genel müdürden kapıcıya, rektörden emekli işçiye, genel
başkandan köydeki partiliye kadar herkes kurumun misyonunu, gözünü kırpmadan ve
tereddüt etmeden; arada nefes alma ihtiyacı duymadan söyleyebilir.
***
Bizim
insanımızla olmaz diyenlere iki sözüm var. Birincisi, “biz yaptık oldu”dur. Hem
de çok güzel oldu. İkincisi de Pygmalion etkisini anlatmaktadır. İsmini Bernard
Shaw’un meşhur Pygmalion veya diğer adıyla ‘’Çiçekçi Kız’’ oyunundan alan
Pygmalion etkisi şundan ibaret: İnsanlara efendi gibi, onlar sorumlu ve zeki
imişler gibi davranırsanız onlar da efendi, sorumlu ve zeki davranırlar. Kaba,
sorumsuz ve aptalmışlar gibi davranırsanız, aynen öyle karşılık verirler.
***
Umumiyetle
anayasanın! Peki anayasa bütün kuvvetleri icranın emir ve kumandasına teslim
edecek şekilde değiştirilirse? Bunu yapabilmeniz için iki şartın bir arada
olması gerekir:
1. İktidarın mecliste anayasayı değiştirecek çoğunluğa sahip olması veya bu çoğunluğu sağlayacak desteği bulması,
1. İktidarın mecliste anayasayı değiştirecek çoğunluğa sahip olması veya bu çoğunluğu sağlayacak desteği bulması,
2. İktidarın mecliste dayandığı çoğunluğu istediği gibi yönlendirebilmesi ki bu icra ile yasama arasındaki kuvvet ayrımının yıkıldığını gösterir.
Özellikle
bu ikincisi, demokratik olmayan, halkın temsilcilerinin öncelikle halkı temsil
etmediği, halkın temsilcilerinin iktidarın başı tarafından âdeta tayin edildiği
bir düzende gerçekleşir. Meselâ partilerin genel başkanları kimin milletvekili
olup kimin olmayacağını tayin ediyorsa o milletvekilleri, ne yapacaklarına dair
işareti seçmenlerinden değil, kendilerini o seçmenlere aday diye çıkaran
güçten, genel başkanlarından almaktadırlar. Onlar halkın değil, genel
başkanların vekilleridir. Parti için demokrasi yoksa ülkenin demokrasisi
sakatlanmaktadır.
Böyle
bir ülkede aslında milletvekillerine de gerek yoktur. Genel başkanlara,
mecliste, seçimlerde aldıkları oy oranında oy kullanma hakkı verilirse sistem
milletvekilleri olmadan da yürür. Tıpkı bir şirkette ortakların sermayeleri
kadar oy hakları olduğu gibi. Böylelikle parti için disiplinsizlik, kavga ve
benzeri terslikler baştan önlenir, masraflardan çok ciddi tasarruf sağlanır.
***
Halkın
görmesi, “kamuoyu” demektir. Kamuoyu ise yazılı, sözlü, görüntülü basınla
teşekkül eder. Eğer bunları ele geçirmiş, henüz tam teslim alamadıklarınızı da
ehlileştirememişseniz, bir de, halkın görmesini istemediğiniz olaylara ‘’yayın
yasağı’’ koyabiliyorsanız… Bütün bunları yapabiliyorsanız, kamuoyunun gözünü
oydunuz demektir. Kimse kör gözlerle göremez.
Geriye
kala kala, şimdinin yepyeni haberleşme aracı İnternet kalıyor. “İsterseniz
Twitter’i, Facebook’u da yasaklarsınız”. Tırnak içinde yazıyorum, çünkü bu 2013
Türkiye’sinde bir siyasîden alıntıdır. Tabii, isterseniz İnternet’i toptan
yasaklar, onun aslında kötü niyetli lobilerin, gizli derneklerin kontrolünde
olduğunu söylersiniz. Kamunuzun olmayan oyu bir şey diyemez. Neyi yapıp
yapmayacağınız artık kendi kör kamuoyunuzun değil, başka ülkelerin ve onların
kamuoylarının oyuna kalmıştır; onlara ne kadar bağımlı olduğunuza kalmıştır.
Onları yeteri kadar memnun ediyorsanız, sizin despotluğunuza geniş tolerans
gösterebilirler. Aksi takdirde renkli devrimler devreye girer.
***
Son
tahlilde her şey, demokrasi oyununun düz sahada, taraf tutulmadan, eşit
imkânlarla oynanmasına gelip düğümleniyor. Bunların sağlanması için anayasanın
ve kanunların hürriyetleri, o hürriyetleri sağlayacak kuvvetler ayrılığını,
partiler demokrasisini ve en önemlisi iktidarın siyaset oyununda devlet
imkânlarını kendi lehine kullanmamasını garantiye alması lazım. Fakat
hürriyetsiz demokrasi anayasayı da delip hürriyetleri yok edebileceğine göre
her şeyden önce şahısların ve o şahıslardan oluşan toplumun ahlâklı olması
gerekiyor. Öyle ki az önce saydığımız ihlâller daha tohum hâlindeyken, henüz
kanunların sınırına değmemişken, ahlâk onlara tevessülü bile önlesin.
İslâmiyet’te takva dediğimiz mekanizma işte budur. Takva değer sahibi, erişkin,
vicdanlı, olgun şahsiyet demektir. Çıkarcı ferdiyet değil.
***
Size
Makyevel’in başlatıp Pareto’nun tamamladığı bir teoriyi anlatmak isterim. Bu
isimler demokrasi düşüncesinin yıldızları değil ama anlattıkları, hâlimize
uyuyor… Makyavel, iki tip insan cinsi tarif ediyor: Aslanlar ve Tilkiler.
Aslanlar idealleri olan, idealleri için her şeyi göze alan, atak tipler.
Tilkilerde öne çıkan idealler değil. Tilkiler ilişkilerde olağanüstü
kabiliyetli. Motivasyonlarında pek öyle temel değerler falan yok. Onlar için
aslolan kendi konumları ve kendi çıkarları.
***
Kötü
yönetimler paranoiddir. Organizasyondaki insanların aklından geçmeyen komplo
teorileri ve isyan senaryoları kurarlar. Adam gibi yönetmek yerine bu
hastalıklı düşüncelerle uğraştıkları için sonunda komplo teorileri de, isyan
senaryoları da gerçek olur. Buna “kendi
kendini gerçekleştiren kehanet” diyoruz.
Kaynak:http://www.sozkonusu.net/kitaplardan-onemli-notlar-nicin-tarih-devlet-ekonomi-yonetim.html
Yorumlar
Yorum Gönder